14 Eylül 2008 Pazar

BenX



"Anne... Gözlerinden su akıyor anne. Gerçekten gözlerinden su geliyor. Bunun tuzlu ve ıslak olduğunu biliyorum. Tuzlu ve ıslak... Anne, ben hisleri anlamıyorum diye insanları duymuyorum sanıyorlar. Ama anlayabiliyorum; çünkü ne olduğunu biliyorum. Küçükken hep böyle yapardım, yaşları gözüne geri sokmaya çalışırdım hep. Senin üzülmeni istemediğim için..."

"Anlamıyorum, Ben. Gerçekten inanamıyorum. Silancium Zindanları 'ndan kaçan adamın sen olduğuna... Benimle Windrill Çölü 'nde yalnız kalmayı göze alan, Bailor ile savaşan, Ondekon Bataklıkları'na benimle gelen, Zerdin 'i yenen...Oyunun 80. seviyesindesin... ve bu da son oyunun mu? Basit bir şekilde trenin önüne atlamak... Planın bu muydu? Çıkışa basmak, çevrim dışı olmak..."

"İnsanlar bir at gördüklerinde illa ki üstüne binmek isterler; ama hayvanın düşüncelerini hiç umursamazlar. Öyle değil mi?"

14 Ağustos 2008 Perşembe

balıkekmek


Sahne 1 :

Balık-ekmek büfesi
3 kişi girer

Genç: "Üç tane..."
Balık-ekmekçi: "Şöyle oturun, beş dakikaya hazır."

5 dakika sonra...

Genç: "Ben şurada yiyeceğim."

çıkar...

Sahne 2 :

Genç deniz kenarına oturur.Kendi kendine konuşur.

Genç: "Bu uzun zamandır aldığım en güzel tat. Mmmm...nâm, nâm...Deniz kokusu, dalgaların sesi, bir kayığın sakin görüntüsü ve balıkekmek..."

Yaşlı Teyze girer.

Yaşlı Teyze: "O denizde insan var mı evladım?"
Genç: "Efendim???"
Yaşlı Teyze: "O denizde insan var mı?"
Genç: "Yok..."
Yaşlı Teyze: "Yok dimi..."
Genç: "............"

Yaşlı Teyze çıkar...

1 Temmuz 2008 Salı

Çağrışım



Bazı şarkılar size de o şarkıları dinlediğiniz dönemleri veya o şarkıyı duyduğunuz bir mekanı hatırlatır mı?
İşte benim “çağrışım” listem :

Eminem - Stan ………… ÖSS’ye çalıştığım yıllar ve Çankaya’da oturduğumuz ev

Depeche Mode - Free Love……….. Üniversite 1. sınıf

Ezginin Günlüğü – Mutlu Olmak Varken ………. Askerlik, Çanakkale

John Denver - Country Roads Take Me Home ………. Longmont, Amerika ve şömineli otel odası

Phil Collins – Another Day in Paradise ………. Yazlık kamplar

Sakamoto Kyu - Ue wo Muite Arukou…………… Japonca kursu :)

4 Haziran 2008 Çarşamba

hiç


Sen git beş tane adam tatile. ikinci gün kafaları çek çek çek, iç iç iç. ondan sonrasında balkon kapılarını kapatmadan uyu. Hırsız da girmesin eve, cep telefonlarını ve paraları almasın. cüzdanlardaki ıvır zıvırı da saçmasın etrafa. olacak şey mi yani, mantıklı mı hiç. Bundan beş sene öncesinden bahsediyorum. O zamanın parasıynan "telefonları da dahil edersen 5 milyar para kaldırdı adam bi gecede".

"vah vaah yazık oldu çocuklara, nasıl da hevesle atlıyorlardı havuza beşi birden aynı anda, taşırıyorlardı felan suları ne güzel, üstümüze üstümüze geliyordu sular, serinliyorduk biz de, oh mis"
"Hırsız içinizden biri bence möööö"
"Bu, senin oğlunun beni işten attırmak için kurduğu bir komplo!"

aslında faydası da oldu, olmadı değil. Hiç unutamadığınız bir tatil? diye sorduklarında bunu anlatıveriyorum.

sen git beş tane adam tatile ondan sonra...
olacak şey mi yani, mantıklı mı hiç

1 Haziran 2008 Pazar

ezginin günlüğü konserine gitmek vol. II


vişnelik, çim amfi...

50 Kuruşa satılan küçük beyaz karton karelere oturmak...

önce Sunay Akın...

gözlük takmak, daha iyi görmek...

bayrağımmm...bayrağımmm...ooo al rengin sooolmasınnn...

bunu gazetedeki köşesinde okumuştum diyebilmek...

ve ezginin günlüğü ve 1980 ve keyif...

sevdadandır dedi annem aldırma...aldırmamak..

ışın kılıçlı ufaklık...

küçüğüm...hmm...bu şarkıyı gitarla çalmalıyım diye düşünmek...

ateş böceği mi o, yok yok kelebek...

aşk hiç biter mi? bunu hala çözememek...

birayı light içelim, araba kullanıcaz...

eksik birşey var hayatımda...evet...

spot ışıklarının gözüne girmesi, ama renk renk olduğu için ne güzel diyip polyannacı zihniyette olmak…

sahnenin arkasında hüsnü arkan'ı görmek...

bitiş ebruli ile...

otoparkta burnunun dibindeki arabayı bulamamak...

kirden rengi değişmiş arabayı görmek, yıkatmayı düşünmek...

eve dönmek...

atmadan önce bilete bakmak son bi kez...

30 Mayıs 2008 Cuma

Efendim? Duyamadım...


Daha önce yaşadığınız yerlere gittiğinizde sizin de içinizde garip bir his vuku bulur mu?
Ne zaman Kumrular sokaktaki 3. Cadde’ye gitsem (yanlışlık yok, sokak-cadde ilişkisinin ters anlamda kullandığı bir yerdir burası) Naruto ‘daki Shino gibi hissederim kendimi; yani içimde böcükler uçuşur.

Geçen haftasonu eski 3. cadde’ye gittiğimde (“eski”yi benim için eskidi artık anlamında kullanmıyorum, bkz. yukarıdaki foto) ya da gidemediğimde demeliyim -çünkü burası orası değildi- şaşkınlığımı sokaktaki insanlardan gizleyememiş olmalıyım ki, hafif çiseleyen yağmurun altında, üstünde siyah bir yağmurluk, bir elinde kitabı, öbür elinde fotoğraf makinesi ile dolaşan, şaşkın, kırgın ve aynı zamanda “yağmurdan dolayı” gözleri dolu dolu görünen bu adamı hayli yadırgadıkları bakışlarından belli oluyordu. Yok yok burası benim çocukluğumdaki mahalle olamazdı.


Bizim top oynadığımız biri büyük (kum saha da derdik büyüğüne, önemli maçlar burada yapılırdı) biri küçük İKİ TANE (vurgulu okunacak) sahamız vardı. Şimdiki kum saha bizim eski küçük sahamızdan daha küçük olmuş, bir kısmı otoparka, bir kısmı mahalleli teyzelerin dedikodu yapmak için kurdukları bir kamelyaya dönüşmüş. Üstelik bir de basket potası dikmişler kenara. Kum sahada top mu seker! Ama o “dedikodu cafe” nin geleceği belliydi. Hatırlıyorum da bir gün yine haldır haldır top oynuyoruz aşaa mahalleyle, birkaç “hanımefendi” (ben yine terbiyemi bozmuyorum) gelmiş, sahanın ortasına sandalye koymuş ve “gidin başka yerde oynayın, çok toz kalkıyo, oturulmuyoööööaaaaeee” demişti. Küçük saha da çevresindeki evlerin özel bahçeleri genişletilerek daraltılmış. (Zıt anlamdaki kelimelerin uyum içinde kullanımına dikkat). Buralar sadece futbol sahası değil, çocukluğumuzu yaşadığımız yerlerdi bizim.

Şimdi soruyorum: Bu mahallede (ve başka birçok mahalle için de geçerli) çocuklar nerede yaşıyor? Diyeceksiniz ki okul, dersane, banka üçgeninin alan hesabını yapmak o kadar kolay değil. (Banka mı diyor?) Aman canım, öyle değil, soru bankasını kastediyorum.

Dünya değişiyor, gelişiyor. Biz de değişiyoruz ama bazı şeyler gözden kaçıyor sanırım

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Le Ballon Rouge


Le Voyage du Ballon Rouge (Kırmızı Balonun Yolculuğu) diye bir film oynuyor İstanbul sinemalarında, neden Ankara’ ya gelmiyor anlamadım. Başkent değil mi burası! Yeterli sinema mı yok?

Benzer şekilde Fidel’in Yüzünden filmi de Ankara’ya oldukça geç gelmişti ve sadece tek bir sinemada oynadı sanırım. Sanırım diyorum çünkü Bahçelievler’ deki Büyülü Fener sinemasına ( bir tek burada gösterimi vardı) bu filmi izlemek için gittiğimde sinir bozucu bir durumla karşılaştım: Resmi internet sitelerinde, yani sinema bileti satın alınan sitelerin hepsinde 19:00 seansı var ve bilet satılıyor. Sinemadaki afişlerde de aynı şekilde 19:00’ da film oynayacak görünüyor. Bana da bir tek bu saat uygundu o gün.

Görevi bilet satmak olan kız, arkadaşıyla mesajlaşmasını bitirdikten sonra, o saatte gösterim olmadığını söyledi. İtirazların faydasız olduğunu anlayıp şaşkınlık ve kızgınlıkla eve dönmüştüm.

İnternette filmi (Kırmızı Balonun Yolculuğu) ararken, (ve bulamazken!!!) 1956 yapımı olan Le Ballon Rogue (Kırmızı Balon) adlı ve yenisi bundan esinlenerek yapılmış olan kısa filme rastladım.
Küçükken elimizden kaçırdığımız kırmızı uçan balonumuzu, hüzünlü gözlerle takip edebileceğimiz son noktaya kadar izleyip, (çünkü bir yandan babamızın elinden tutmakta ve bir yerlere gitmek zorundayızdır) sevdiğimiz bir şeyi kaybetme duygusunu yaşamışızdır. Oysa daha beş dakika önce bizim olan kırmızı uçan balonunun bir daha geri gelmeyeceğini de biliriz, baloncunun çok gerilerde kaldığını da…

Son zamanlarda izlediğim en güzel film… Tavsiye ederim…

6 Mayıs 2008 Salı

Civ x2

Çocukken birçokları evine civciv almıştır herhalde. Evet, bizim de vardı iki tane; sapsarı,mini minnacık (bu kelimeyi de ilk defa yazdığımı şimdi farkettim "minnacık" :P) ... Bir tane kardeşime, bir tane de bana... Onlara bir de yuva yapmıştık kendimizce, bir köşede yem, bir köşede su... Su koyduğumuz plastik tabağın içine girmelerine sinir olurduk. Hiç içilecek suyun içine girilir miymiş öyle! En komiği de bunları "yuva"dan çıkardığımızda, onu "tavaf" etmeleriydi. Kutunun etrafında yaldır yaldır koşarlardı hiç durmadan, tabi biz de peşlerinden. Kutu pek öyle büyük bir şey de değildi hani. Demek ki biz de bayağı küçükmüşüz o zaman.

Nedense birden aklıma geliverdi bu sahne az önce. Kendi kendime güldüm. Bazen böyle "flashback"ler yaşıyorum sebepsiz. (Lost karakter testinde de Desmond çıkmıştım zaten).

Sonra komşuya verdiydik civcivleri. Bir tanesi ölmüş, diğeri de bayağı büyümüş ve tavuk olmuştu. Sonra biz oradan taşınmıştık...Acaba komşu bizim civcivi yemiş midir? Bunu hep merak edicem. (???)

4 Nisan 2008 Cuma

İstanbul


Laaleeeeeler…laaleler, laaleler…Üsküdar, Kız kulesi… Laaleeeeeler…laaleler, laaleler…Aya Sofya, Sultanahmet…. Laaleeeeeler…laaleler, laaleler…Kapalı çarşı, sahaflar… Laaleeeeeler…laaleler,laaleler… İstanbul’un her yerine lale dikmişler. Güzel de olmuş, olmamış değil… Laaleeeeeler…laaleler, laaleler…Lale devrine dönmek istiyorlar ya, ondan mı acaba diye düşünmeden edemiyor insan…. Laaleeeeeler…laaleler, laaleler.

Haftasonu kuzenin nişanı için gittiğim İstanbul’da başımdan geçen komik ama gerçek bir olayı anlatayım:

Sultanahmet meydanı civarındaki hediyelik eşya satan dükkanların birine girdiğimde, gözüme küçük bir kutuya tepeleme doldurulmuş topaçlar takıldı. Hemen bir tane almalıyım diye düşündüm.

Bizim çocukluğumuzda topaç; çoktan modası geçmiş, oyuncakçıda veya başka bir yerde görsek bile burun kıvırdığımız bir oyuncaktı. En azından ben ve kardeşim için öyleydi. İki tane topacı kaptığım gibi kasaya gittim (Bir tane de birader için almaya karar vermiştim sonradan). Yazarkasanın başında oturan, “hacı imajlı yaşlı amca”ya topaçları verdim:

H.İ.Y.A. : “ Four liras “ (…deyince ben koptum zaten)
Ben : “Dört yani ?”
H.İ.Y.A. : “He dört”
Ben : “Bunun ipinden var mı?”
H.İ.Y.A. : “Mustafa, yardımcı ol, bak ip istiyor”

Mustafa yanıma gelip, konuşmadan, garip hareketlerle ip tarifi yapmaya çalışınca:

Ben: “Bir kelime……..evet…..birincisi……” demek aklımdan geçse de, şöyle dedim:

Ben : “İp”
Mustafa : ”He ip”
…………


Laaleeeeeler…laaleler, laaleler…

23 Mart 2008 Pazar

the Amerika



Ankara
Çayyolu
04:00

Yolculuk başlıyor

Esenboğa
05:20
X-ray cihazından ayakkabılarımı da çıkarıp geçmem gerektiğini söylemeye çalışan (Türk) görevli:
"Sir, sir! shoes...x-ray..."

Denver
Havaalanı
4:30 PM

Durakta bekleyen ve muhabbet açmaya çalışan biri :
"Are You waiting for Shamrock Shuttle too?"
20 küsur saattir havada karada yolculuk eden ben : "Yes"

Longmont
Twin Peaks Mall
Sunday
"Cest pizza?"
"sorry?"
"Cest pizza!"
"??"
"Do you want drink or chips with your pizza or cest pizza?"
"Oh, just pizza"

Cinema
Friday

10.000 BC

RadioShack
Saturday

İşi telefon satmak olan görevli Dominant Teyze :
"No phone can have a 5MP camera !!! "

Blackfox
2. hafta
son günler
Yemeklerden nefret etmiş bir durumda, öğreniyorum ki:
"There is McDonalds next to the car park"

Twin Peaks Mall
Wednesday

"Where is that accent coming from? "
"Turkey"
"It's like French"

Chicago
Havaalanı
4:00 PM

"Your name is not on the list"

Frankfurt
Havaalanı
from: 01:00 PM …. to: Uçağın kalkmasına 10 dk.
THY : "Talk to United Airlines"
UA : "Talk to Luftansa"
LA : "Get out from passaport control, talk to main UA office"
Pass. Ctrl : "Nein, du habst nicht visa"
LA : "Talk to United Airlines"
Ben : "%*#!"
LA : "Ok, I am coming with you to UA"
UA : "Talk to Turkish Airlines"
THY : "Here is your ticket"

29 Ocak 2008 Salı

Ben ve Sertaç


Sertaç her gece yatmadan evvel saati 06:45'e kurar, ama ben her sabah saat çalmadan önce, 06:32'de uyanırım. "Öff, hadi uyandık, bari beş buçukta felan uyansaydık da 'Ohh daha bir saat varmış' diyebilseydik" derim.

Kalkıp, hazırlanıp, kahvaltı etmeden işe gitmek üzere dışarı çıkarız.

Hava soğuksa ve bir de üstüne rüzgarlıysa, Sertaç'ın gözleri sulanıverir hemen. Tabi bu yüzden benim de görüşüm zayıflar, önümü göremez olurum, sinir olurum.

Servisle işe giderken kitap okuruz.

Servisle eve dönerken yine kitap okuruz.

Bazen Sertaç gitar çalar ben dinlerim; o çalar ben söylerim bazen de...

Önce ben düşünürüm ama Sertaç yapar hep esprileri.

Haftasonları gazete alırız diğer büfeden. Sertaç okur, okurken kahve içer; ben ise gazete ve kahve kokularının karışımından duyduğum hazzı...

Düş sokağı sakinleri'nin, şarkılarında sıkça kullandığı "mavi"yi ikimiz de severiz. Ezginin Günlüğü'nün "Kedim" adlı şarkısını da sever Sertaç ama ben kedilerden pek haz etmem.

He-man 'in erkek adam demek olduğunu söylemeseydim keşke Sertaç'a; ya da uzun saçın kendisine yakışmadığını... Yıkıldı resmen!

...

Bir ben var bende benden içeri ya da şizofren mi oldum nedir ?!
Gidelim Sertaç :)

20 Aralık 2007 Perşembe

Hamdım, piştim , yandım



Unesco 2007 ' yi Mevlana yılı ilan etmişti. 2007 bitmeden bi görelim şu Konya'yı dedim. Atladık arabaya 2 saatte Konya...Bayram dolayısıyla her yer kapalı. Öğlene kadar Konya şehrini bir o yana bir bu yana turladık. Neyse ki, öğleden sonra açılmaya başladı dükkanlar; türbeyi ve müzeyi de gezdik.


Acıktık...Her yerde "etli ekmek" yazıyor, o halde bundan yiyelim dedik. Bir lokanta "15 dakikaya hazır olur" deyince oturduk, 40 dakika sonra kıymalı pide geldi. Meğer etli ekmek, bildiğimiz kıymalı pideymiş.


Dönerken, arabada babamın (180-190 yapınca) çok hızlı kullandığını ima etmek için "sanki uçaktayız" dedi annem. Öyle deyince kardeşim daha önce sadece bir kere uçağa bindiğini, onu da hatırlamadığını söyledi. Ben de bir kere binmiştim ama hatırlıyorum : 3 yaşındayım ve uçağın tuvaletini kullanmak için babamla yerimizden kalkmışız. Dönüşte babamın elinden kurtulup annemin oturduğu yeri kendim bulmak isterken, onu göremediğimi ve kaybolduğumu farkettim. Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Babam "Ondan sonra seni biz bulduk ve bağrımıza bastık, kendi çocuğumuz gibi sevdik" deyince Ankara'ya kadar gülerek geldik...

Güldük de....ama sanki acaba hani yoksa....!?

8 Aralık 2007 Cumartesi

Bir rüya gördüm...



Geçenlerde çok acayip bir rüya gördüm :)

Hastanede sağlık raporu almak için koşturup duruyorum.Bir doktorun kapısında sırada bekliyorum, sıra bana geldiğinde, doktor "Ama sen sıra numarası almamışsın, onu al öyle gel" diyor. Üzerinde şimdi hatırlamadığım iki basamaklı bir sayı olan küçük kağıt parçasını alıyorum ve yine beklemeye başlıyorum. Sonunda sıra bana geliyor. Doktor "Gel bakalım Sertaç,şöyle otur" diyor. Artık o kadar çok beklemişim ki sırada doktorla kanka olmuşuz diye düşünüyorum, adımı bile öğrenmiş! Masasının önündeki koltuğa oturuyorum ve "Sol kolunu sıyır ve şöyle uzat" diyor doktor. Masanın kenarında büyük demir uzantılara bağlı, ucunda küçük bir iğne bulunan "şeyi" kolumun üzerine getirip durduruyor ve hiç beklemediğim bir anda, aniden o şeyi indirip, iğnesini koluma batırıyor. Bununla da kalmıyor, aleti çekiştirmeye başlıyor.Resmen harita çiziyo kolumda. Çok acımıyor ama sızlıyor tabi. Ben şaşkınlık içindeyim."Diğer kolunu da uzat" diyor ve ona da aynı şeyi yapıyor. Benim gözlerim kaymaya başlıyor, başım dönüyor. Kollarımda kırmızı çizikler...

Doktor konuşmaya başlıyor ama ben ne söylediğini anlayacak durumda değilim. Zar zor "Şu an ne söylediğinizi hiç anlamıyorum" diyebiliyorum. Çevreden de hemşireler aynı şeyi söylüyor doktora ama o konuşmaya devam ediyor.

Söyledikleri arasında yakalayabildiklerimden hatırladığım bir tek cümle var: "Sertaç, her zaman çok ani kararlar veriyorsun, bir daha böyle yaparsan bu sefer damarlarını da keserim!"

4 Aralık 2007 Salı

Takım Elbise, Bilgisayar ve El Arabası



Günlerden birgün, Takım Elbise'ye bir telefon gelmiş. Arayan Bilgisayar'mış; "Ben şehre geldim,otogardayım şu an, gel beni buradan al", demiş.Uzun zamandır beklediği dostu Bilgisayarın geldiğine sevinen Takım Elbise, koşar adım otogara gitmiş.Bir bakmış ki Bilgisayar onu orada,yere çömelmiş öylece bekliyor.
"Haydi" ,demiş Takım Elbise "hemen gidelim". Bilgisayar "Olmaz" demiş, "Ben çok yorgunum, yürüyemem". "E ne yapacağız, seni tek başıma taşıyamam ki ben. Hem ben Takım Elbise'yim, buruşurum, kirlenirim; sen çok tozlu ve ağırsın."

Bilgisayar Takım Elbise'nin sözlerine biraz bozulsa da belli etmemiş,ne de olsa Takım Elbise onun dostuymuş. "Evet, biraz GB aldım son günlerde" demiş Bilgisayar.

Tam o sırada, bu konuşmalara kulak misafiri olan El Arabası "Ben yardımcı olabilirim" deyince, önce ikisi de şaşkınlıktan ne diyeceğini bilememiş, ama sonra başka çareleri olmadığını bilen Takım Elbise ve Bilgisayar "Tamam" deyivermişler.Hep birlikte eve gitmişler.

Üç arkadaşın dostluğu böyle başlamış, ama o gün El Arabası'nın geri dönmesi gerektiği için, Takım Elbise onu otogara geri götürmüş. Çünkü El Arabası'nın eviymiş orası.Takım Elbise ve Bilgisayar El Arabası'yla birgün yine görüşeceklerini biliyorlarmış. Onu hiç ama hiç unutmamışlar.

Cast

Takım Elbise.....: Monotonlaşan dünyada bireyselliğin yok oluşunun simgesi
Bilgisayar...........: Kozmik sanal dünya
El Arabası..........: Sanrısal kaybolmuşluğumuzda amaçtan çok araç olması gereken itkiler
Telefon...............: Bildiğin telefon

İşin aslı şu : Bugün iş yerinde, üstümde takım elbiseyle, yeni gelen bilgisayarımı el arabasıyla (şaka yapmıorum) bilgi teknolojileri binasından çalıştığım bölüme kadar taşıdım. Şirketin içinde böyle dolaşan bi adam düşünün.İşte o benim.Görürseniz şaşırmayın :)

21 Kasım 2007 Çarşamba

Ve işe başladım...



Okul, askerlik derken,sonunda çalışma hayatına da atıldım.Bu duruma alışmak biraz zaman alıcak sanırım...

17 yıl boyunca, öğrencilikten başka birşey yapmamış,bundan başka bir hayatı bilmeyen insanlardık.O yüzdendir ki hiçbir zaman okulun biteceğini düşünemezdim ben. Hiç bitmiycekmiş gibi gelirdi. "Gençliğinizin, öğrenciliğin kıymetini bilin evladım " diyen amcalar, teyzeler geldi aklıma geçen gün. O günlere dönmek isteyecek miyim acaba ben de diye düşündüm...Sanırım cevabım belli: "HAYIR". Çünkü her şey tadında güzel kanımca :) Kanımca kararımca karınca misali çalıştıkça,ulaştıkça,başardıkça, japonca maponca geldik 24 yaşına.O günleri de zaten dolu dolu yaşadım ben be!
......

Bugün işten eve geldiğimde akvaryumdaki yavrulukta 4-5 gündür doğum yapmayı bekleyen "lepistes"imin 5 tane minik yavrusu olduğunu gördüm.İki küçük siyah nokta ve şeffaf bir kuyruk...Ufacık bir akvaryumun içinde geçirecekler hayatlarını, hiç farkında bile olmıycaklar bu durumun, böyle bi şansları da yok zaten. Biz de böyle miyiz acaba?? Gözümüzdeki cam çerçevelerin dışındaki dünyayı göremiycek kadar küçük müyüz? Hayat complex conjugate continious bir consciousness ya da unconsciousness full of confusions. C for Cendetta oldu bu da, güzel oldu :)

14 Kasım 2007 Çarşamba

06 T 2007


Sağlık raporu almak için dokuduğum numune-mithatpaşa mekiğinde, uzaydan dünyalı taksicilerin fotoğrafını çektim.Daha önceki tecrübelerimle birlikte banyo ettiğim filmlere şimdi ışıkta bi bakalım...(Fen bilgisi kitabı bölümlerinin sonundaki deney kısımları gibi oldu yaw,neyse...)

Kare 1:

- Ben bu direksiyonla 5 çocuk okuttum evlat...

Helal olsun abiye walla, kolay değil.

Kare 2:

- Babaya saygı çok önemlidir...

Artık o gün ne yaşadıysa amca çocuklarıyla, konuyu bi yere de bağlayamadık;Tabi önemlidir babalar...tabi...

Kare 3:

- Kısa mesafeye gidiyosun zaten hayret bişey,ama yanlış anlama lafım sana değil...

Kime lafın? Arabada başkası mı var benim göremediğim!Ha anladım, lafın bana değil mesafeleri kısa yapanlara !?

Kare 4:

- Haydi Bozbeyi, hadi oğlum...kop da gel!....Tüh gene yattık aq.

Yorum yok :)

Kare 5:

-O ne elindeki?
-Sağlık raporu,bir haftadır bunun için koşturuyorum.
-Ne için aldın onu?
-İşe girmek için istiyolar.
-Nerede işe giriyosun?
-Aselsan, mühendis olarak.
-Hiç bi iş bizim işimizden zor olamaz!

Tamam da ne bağırıyon!... demedim tabi. "Tabi bütün gün trafiktesiniz, zor hakkaten. Biz yarım saat çıkıyoruz, sinir olup dönüyoruz eve."

21 Ekim 2007 Pazar

ezginin günlüğü konserine gitmek...


otobüse binip kızılaya gelmek,tunalıya yürümek ve saklıkentin kapısında sıraya girmek...

içeri girerken uzun saçlı fotoğraf olan ehliyeti göstermek ve izbandudu şaşırtmak...

önce oturacak yer bulamayıp, sonra üst katta en arkadaki minderlere "yatmak"...

önce bülent ortaçgil...

7 milyona tuborg içmek...

sensiz olmaz, benimle oynar mısın?

otur otur bi yere kadar...

ve ezginin günlüğü...

bülent ortaçgil'in tuvalete giderken kimseye aldırmadan - ve kimse de ona aldırmadan-önünden geçmesi ve bunu gece boyunca birkaç defa tekrarlaması...

buradan iyi görülmüyo, başka yere geçelim...

sigaramın dumanına sarıp, saklamak seni...

nadir göktürk'ün sakalı ne kadar uzun yahu...

aşk hiç biter mi? bilmem... bitmez herhalde...biter biter...dimi ??

eylem atmaca; sesi ne güzel...

eksik bişey mi var hayatımda, gözlerim neden sık sık dalıyor...

nereye gitsem mavi,yastıklı şarkı...

-ne diyo ? - hayat niye kirlenir diyo... kirlenir hayat evet, kirlenir...

bitmesin... bi daha bi daha!!

mutlu olmak...

eve dönmek...

hüzünlenmek...